Psikopatoloji: Karen Horney’nin Hümanist Görüşü

5 dk. okuma süresi
Psikopatoloji: Karen Horney’nin Hümanist Görüşü

Psikopatoloji, kendimizi geliştirmek yerine yerimize hayali bir benlik koymak için hayal gücünü kullanır. Bence zihinsel sağlık ve zihinsel hastalık konularında düşünceler karışıyor, çünkü bu terimler beynin işlev bozukluğunu dezavantajlı davranış eğilimlerinden ayırmıyor. Örneğin depresyon söz konusu olduğunda, vakaların yaklaşık %10’unun öncelikle biyolojik, geri kalan yaklaşık %90’ının ise öncelikle psikolojik olduğu görülüyor gibi görünüyor. Bu ikisi arasındaki farklar, tedavi açısından önemli sonuçlar doğuruyor.

Ben psikolojik sorunlar için psikopatoloji terimini tercih ediyorum; burada “psycho” psikolojiyi, “pathology” ise Kierkegaard’ın Sickness Unto Death adlı eserinde bahsettiği türden mutsuzluğu ifade ediyor. Beyne dayalı (sadece beyinde değil, beyne bağlı) sorunlar için ise psikiyatrik bozukluk terimini kullanmayı tercih ediyorum. Bu tür sorunlara şizofreni, bipolar bozukluk, hiperaktivite, otizm ve bazı depresyon ve anksiyeteler örnek verilebilir.

İlginçtir ki, psikolojik depresyon yaşayan kişiler, depresyonlarının biyolojik olmasını isterler; kısmen depresyonun kişiye “ruhunu kaybetmiş bir kimyasal yığını” gibi hissettirmesi ve kişinin bunu bir tıbbi modele yönlendirmesi, kısmen de depresyon psikolojik denildiğinde, bunun kendi suçları olduğu ya da gerçek olmadığı izlenimi yaratması nedeniyle. Buna karşılık, biyolojik depresyon yaşayan kişiler depresyonlarının psikolojik olmasını isterler; böylece bir şeyler yapabileceklerini düşünürler. Horney, sorumluluk alma ile suçlama arasında farkı ele alır:

"Henüz kavranmamış olan, [psikolojik sorunun] onun sorunu olduğunun, hayatını gerçekten zorlaştırdığının ve dolayısıyla bununla ilgilenmesinin kendisine düştüğünün soğukkanlı farkındalığıdır."

Sonuçta yağmur yağdığı için suçlu olmasanız da dışarı çıkarken şemsiye kullanmak sizin sorumluluğunuzdadır.

Hümanist bir psikolog olan Horney, “gerçek benliği” bir meşe ağacına dönüşme potansiyeli olan bir meşe palamudu ile benzetmiştir. Bu benzetme, onun düşüncesinin merkezindedir. Gerçek benlik en çok rüyalarda ve erken çocukluk anılarında belirgindir. Örneğin bir adam, nedenini bilmediği bir silahlı çatışmada sürekli ateş altında olduğunu rüyasında görür. Birkaç aylık terapi süresince bu rüyadaki hisleri ve anlamları keşfettikten ve terapistin ona ateş açtığı ya da kendisinin terapiste ateş açtığı anları inceledikten sonra, rüyasında bir siper içinde ateş altında olduğunu görür, fakat yanında korkudan çılgına dönmüş bir küçük çocuk da vardır. Adam çocuğu sakinleştirmeye çalışır ve uyanır. Horney’e göre çocuk, gerçek benliği temsil eder; doğal, insani ve gelişmesi gereken kısmını.

Her sağlıklı bebek, gerçek benliğini gerçekleştirmeye çalışır; keşfetmeye, ilişkiler kurmaya ve ihtiyaçlarını karşılamaya yöneliktir. Düşünmeye başladığında, düşünce de aynı hizmeti görür: dünyayı anlamak, bedeni keşfetmek ve keyfini çıkarmak, başkalarıyla bağlantı kurmak ve yaratıcı şekilde problemleri çözmek. Ancak bir şeyler her zaman ters gider ve çocuk, Horney’nin terimiyle, ya zaman zaman ya da yaygın olarak, kendini ait hissetmediğini deneyimler. Bu durumda çocuk hayal gücüne başvurur ve onu yanlış şekilde kullanarak kendisinin idealize edilmiş bir versiyonunu yaratır. Bu ideal benliği, ya ait olmadığını hissettiğinde (çoğu insan) ya da neredeyse sürekli olarak (kişilik bozukluğu olan kişiler) gerçekleştirmeye çalışır. Genellikle, ihmal edilme, kötü muamele görme, şımartılma ya da kötü şansla karşılaşma durumlarında kendimizi ait hissetmeyiz.

Eğer bir ahiret inancınız yoksa, idealize edilmiş benliği gerçekleştirmeye çalışmak, dünyada en iyi şekilde yaşamaktan çok cennet ödülü için yaşamak gibidir. Ahiret inancınız varsa, bu iyi bir benzetme değildir; çünkü idealize edilmiş benliğin merkezi özelliği, insanüstü ve ulaşılamaz olmasıdır. Mükemmel bir benliği, mükemmel bir dünyada hayal edebilme kapasitesi, ilham verici bir fanteziden ölümcül derecede ciddi bir yaşam hedefine dönüşür.

Yan not olarak, eğer Fran Liebowitz haklıysa ve ırkçılık temelde üstünlük fantezisiyse, o zaman temelde patolojik bir durumdur.

Psikopatoloji, gerçek benliği reddetmekle başlar ve kişinin aslında idealize edilmiş benlik olduğunu iddia etmesiyle kendini gösterir; Horney bunun adını “zafer arayışı” koymuştur. Psikopatoloji, enerjiyi gerçek benliği geliştirmek yerine idealize edilmiş benliği gerçekleştirmeye harcamaktır; Horney bunun adını “-meli/-malı baskısı” koymuştur. Nörotik kişi, meşe palamuduna besin, güneş ve su sağlamak yerine, bir meşe ağacı resmi üzerinde çaba harcar ve bu resmin gerçek olduğunu iddia eder. Psikopatoloji, ürün geliştirmeye değil reklamına aşırı önem vermek, hayal gücünü kendimizi geliştirmek yerine yerini almak için kullanmaktır.

İdealize edilmiş benlik açısından gerçek benlik insani değildir ve tolere edilemez, Horney bunu öz-nefret olarak adlandırır. İnsan ihtiyaçları idealize edilmiş benliğe küçültücü gelir; gerçek benliği kötü bir ebeveynin çocuğa yaptığı gibi ihmal eder, istismar eder veya şımartır. Anksiyete, idealize edilmiş benliğin gerçekleştirilemeyeceğinin kemiren farkındalığıdır; depresyon ise bu çabanın çöküşüdür.

Tüm idealize edilmiş meşe ağaçları birbirine oldukça benzer: güçlü, düz, uzun ve yapraklıdır. Horney, idealize edilmiş insan imgelerinin birbirinden çok farklı görünebileceğini düşünüyordu; kısmen kültürel ve ailevi tercihlerden, kısmen de gerçek benliğe yapılan hakareti gizlemek veya belirli bir özelliği öne çıkarmaktan kaynaklanır.

Örneğin, bazı insanlar sevimli ve kendini geri planda gösteren biri gibi görünmeye, bazıları ise yetkin ve kibirli görünmeye odaklanabilir. Horney’nin başyapıtı Neurosis and Human Growth’un büyük kısmı üç tür mükemmeliyetçiliği tanımlar: ustalık, sevimlilik ve üçüncü olarak özgürlük. Bu üç tür, süper kahraman, aziz ve mistik olarak da adlandırılabilir. Çoğu insan zaman zaman bu üç duruşun hepsini benimser, ancak daha çaresiz olanlar genellikle birinde uzmanlaşır. (Başta “daha hasta” yazacaktım, ama birçok okuyucu bunu küçültücü, empatik olmayan bir ifade olarak algılıyor. Ironik olarak, aynı okuyucular psikopatolojilerinin fiziksel bir hastalık gibi ele alınmasını istiyor.)

Süper kahraman tipi mükemmeliyetçilik en kolay fark edilenidir; her şeyi bilme, her şeye güç yetirme ve önem iddiaları, insanüstü olma çabası olarak kolayca tanınır. Süper kahraman tipi, kendisinin kaygı veya depresyon hissetmeyeceğini reddedebilir; bu durumları ise idealize edilmiş benliğin yüceltilmesini baltalamaya çalışan güç veya kişilerle savaş olarak çevirir.

Aziz, yani sevimlilikte uzmanlaşmış kişi, tespit edilmesi daha zordur; çünkü mükemmel olma iddialarını nadiren açıkça ortaya koyar; bu, bir azize yakışmaz. Her zaman başkalarına özen gösterir ve uzun süre kimseyi rahatsız etmeden yaşayabilir; ancak sonunda azizlik iddiaları ve erdem gösterileri, başkalarına (ve kendine) olan üstünlük duygusunu açığa çıkarır. Aziz, kaygı ve depresyonunu, gerçek bir azizin aşağılanmayı veya bir tüy gömleğini sevmesi gibi, adeta haz alarak yaşar. Steinbeck bunu düşünerek yazmıştır: “Bazı insanlar, iyileşmenin hastalıklarının yüceliğine hakaret olduğunu düşünür.”

Mistik, yani özgürlükte uzmanlaşmış kişi, kendisinin tanımlanmasına izin vermez—bedeni, kültürü veya insanlığı tarafından. Her kuralın istisnasıdır. Sürekli veya geçici olarak, levitasyon yapabileceğine, zihin okuyabileceğine veya doğasını değiştirebileceğine inanır; kalori, zaman ve para hesaplarından muaf olduğuna inanır ve eğer siz de buna inanmazsanız yanınıza yaklaşmaz. Mistik genellikle kaygı veya depresyonu uzun süre hissetmez; hissettiğinde ise bu duyguyu yaratan durumlardan—evlilikten veya işten—kaçmaya çalışır. Albert Ellis, hümanizmin büyük fikrinin, ne süper insan ne de alt insan olduğunu söylemiştir. Horney bunu ekleyebilirdi: ekstra-insan da yoktur; kimse insan kaygılarının dışında, kendi bedeninin dışında bir ada değildir.

Terapi sürecinde başka ne olursa olsun, terapist hastaya gerçek benliğin terapide yeri olduğunu hissettirdiğinde, idealize edilmiş benliğe duyulan ihtiyaç azalır. Tersine, hasta idealize edilmiş benliğe ne kadar bağlıysa—yani gerçek benliği ne kadar küçümsüyorsa—hastanın gerçek benliği göstermesi ve gerçek benliğin terapide yeri olduğunu hissetmesi o kadar zor olur. Bu tür hastalar, terapistin gerçek benlikle ilgilenmesini, idealize edilmiş benliğin başarılabilirliğini sorgulayarak onları küçük düşürmeye çalışmak olarak derinden algılar.

Orjinal Metin: Psychopathology: Karen Horney’s Humanist View - Michael Karson

https://www.psychologytoday.com/us/blog/feeling-our-way/202006/psychopathology-karen-horneys-humanist-view 

Çeviren: Madina Sadigova

We use cookies to improve your experience.